welcome to St. Ananas
Ve diger gün de isik hizina yetisebilecegim.
Merhaba.
e=mc² ciyim ben.
Pardon, merhaba demis miydim?
(Source: thespycat)
(via tempus-n0cem)
Süprematizm
Süprematizm, soyut geometriciliği benimseyen bir resim anlayışıdır. Bu terimi Kazimir Maleviç kendi geometrik soyutlaması için kullanmıştır.
Maleviç 1913‘te sanatı objeye bağlı görüşten kurtarmaya çalışmıştır, bunu da kübizmin ışığında yapmıştır. Maleviç, soyut resimde bulunan bütün ekspresyonist ve hikâyeci öğelerin ortadan kaldırılmasını ve mutlak saf biçimlerin, basit uyumların kurulmasında kullanılmasını önermektedir.
Konstrüktivistler gibi sanatın faydacılığını savunmalarına rağmen onlardan ayrılan ferdiyetçi bir tavır benimsemişlerdi. Sanatçının bir mühendis ve bilim adamı olması fikrine karşı çıkarak hür bir sanatçı tipi oluşturmayı hedeflediler. Süprematistler açı, çember, dikdörtgen ve
haç biçimlerini kullanmışlardır.
NOT: Ilk defa duydugum kelimeler hep cekici gelmistir. Süprematizm.
Neredeyse yoldan gecenin bilecegi bir üne sahip olmus tablo sanirim. (Hadi görünce evet ben de biliyorum tebessümü gelsin) Bellegin azmi, Yumusak saatler, Eriyen saatler olarak da bilinen eserin ilhami ise sicak agustos günesi altinda eriyen bir Camembert peyniriymis.
Not: Agustosu beklemek yerine peyniri kalorifere koymak gibi cince fikirler aklima gelmiyor degil.
8 dakika
Beyin de böyledir. Elektromanyetik alani ölümden hemen sonra kisa süre de olsa yüklü kalir.
Devre yollari acik kalir.
Beynin diger bir özelligi daha vardir; kisa dönemli bellek yolu da korunur.
Yaklasik 8 dakikalik bir yol. Tipki sadece günün son saatlerinde olanlari kaydeden güvenlik kamerasi gibi.
Ölümden sonra aktif kalan bir devre ve sekiz dakika kayda sahip bir bellek.
Bu iki fenomenin birlesiminden insanoglu yararlanabilir mi?
(via thinkpinay)
Hep merak ederdim, düsünürdüm, mekanizmasini, nasil olabilecegini, neler verebilecegini neler götürecegini, virgülünü, vesini ve vesairesini.. Öyle bir sey varmis; “Dream Machine”

“BAZILARI GÖRÜR BAZILARI GÖRMEZ”
Düş ve makine sözcükleri belki de yan yana getirilmesi en zor iki sözcük. En azından böylesi bir makinenin varlığı bile düş gibi görünse de, Brion Gysin sözcükleri bir araya getirmekle kalmayıp, 1969 yılında matematikçi Ian Sommerville’le birlikte gerçek anlamda bir düş makinesi icat eder. Üstelik bu makinenin vaat ettiği yolculuk hiç de hafife alınacak türden değildir.
Düş makinesinin mucidi Brion Gysin’e ait öyle çok sıfat vardır ki… Ressam, yazar, simyacı, araştırmacı, müzisyen ve belki de bir kâşif. Resimdeki serüvenine sürrealist akımla başlayıp (Sonradan Breton tarafından aralarından kovulmuştur) Newyork’tan Paris’e, oradan da Tanca’ya uzanan yolculuğunda, resimlerindeki arayışını edebiyatta da sürdürmüş, W. S. Burroughs’la tanışmasının ardından, The Processadlı romanını ve Çıplak Şölen senaryosunu da o yıllarda Tanca’da (1965–1973) kaleme almıştır. Rolling Stones ve Brian Jones’u derinden etkileyen sanatçı, herkesi meraklandıran bu ünlü makinesi için şunları söyler:
“Bir düş makinesine gözleriniz kapalı yaklaştığınız zaman artık sanatçı siz olursunuz. Makinenin görmeniz için dürttüğü şey sizinkidir… Kendinizsinizdir.” (s.42)
Brion Gysin’in, günün birinde Philips dahil olmak üzere birçok firmanın patentini almak isteyeceği Düş Makinesi, yeni bir tekniği de ortaya çıkarır. Kestiği, parçaladığı tuvalinin altındaki gazetenin de parçalandığını fark eden ressam Gysin, parçalanan gazete metinlerini karma bir halde tekrardan bir araya getirir. Bu metodu edebi eserlere de uygulamaktan geri kalmayan sanatçı, böylece yepyeni bir tekniğin de yaratıcısı olur: Cut-up metodu…
Aslında Brion Gysin için her şey sıradan bir yolculukla başlar. Güneşli bir günde, iki tarafı ağaçlı bir yolda arabayla hızla giderken, titreyen, bir azalıp bir çoğalan yüzlerce ışık, bilincinin sınırlarında yepyeni bir algılamaya neden olur. Okültizmle de ilgili olan sanatçı, bu ışık çağrışımlarını içselleştirerek, sinematografik görüntülerle zihninde tekrardan belirginleştirir. Güneşe doğru yapılan bu yolculukta tecrübe ettiklerini, Ian Sommerville ile paylaşan Gysin, ev ortamında bu yolculuğu tekrar yaşamak için elinden geleni yapar. Nihayetinde Sommerville’in de yardımıyla
basit bir düzenekle amacına ulaşacaktır. Metal bir silindir, 78 devirli bir pikap ve bir ampul… Ortaya çıkan şey bir Düş Makinesidir artık. Kapalı gözlerle karşısına oturulan bu makine, Gysin’in günlüğüne de geçecektir:
“Belki de titreşim, uygulamalı ruh bilimin geçerli bir aracı olduğunu kanıtlıyordur: Bazıları görür bazıları görmez… Bir sönüp bir yanan desenin yükselip alçalan unsurları özgün ‘sinemanın’ gelişmesini destekler, izleyici için müthiş bir haz verici ve muhtemelen öğretici olur.” (s.41)
Bir “iç dünya” keşfi
Düş makinesi, bir anlamda insan zihninin parlak ışıklarla olan algısal bağını insana tekrardan hatırlatmıştır. Bir yerlerde saklı kalan soyut simgeler, desenler dizini, yoğun ve parlak ışığın etkisiyle gizlendiği yerden çıkar; karanlıkta zaman zaman geçmişin, zaman zaman geleceğin izlerinin arandığı hatta izlendiği keyifli bir yolculuk haline dönüşür. Tıbbın ameliyat öncesinde uyguladığı anestezi, nasıl ki hastayı o güne dek yaşamadığı bir yolculuğa çıkarabiliyorsa, Gysin’in makinesi de bir anlamda kapalı gözlerle yapılan bir “iç dünya” keşfidir. Üstelik Gysin’e göre bu yolculukta müzik dinlemek de serbesttir; yeter ki sözlü olmasın…
Brion Gysin Tanca’da kaldığı süre içerisinde sadece Düş Makinesiyle uğraşmaz tabii. Arapça ve Japoncaya merak salarak, bu iki farklı kültürü hattat desenleriyle birleştirerek, resimde yepyeni bir anlayış da ortaya çıkarır. Sonrasında kendini sadece resme ve müziğe adayan Gysin, 1986’da Paris’teki odasında akciğer kanserinden ölür. Aldous Huxley’in Cennet ve Cehennem eserinden ve eserin ardına koyduğu “ekler” bölümünden alınan metinlerle başlayan Düş Makinesi’nde, Brion Gysin’e dair biyografinin son cümlesi de şöyle:
“Hep otel odalarında ya da arkadaşlarının odalarında yaşadı, odaları ve kokaini severdi, öyle de öldü.”



8
